İnançlı İşlem

Gayrimenkul sahibi olmak veya mülkiyetini başkasına devretmek, birçok kişi için büyük öneme sahip olan bir süreçtir. Özellikle Türkiye’de, akrabalık bağlarının çok kuvvetli olması nedeniyle hısımların birlikte taşınmaz satın aldığı fakat taşınmazın tapu kaydının sadece bir kişinin üzerinde bulunduğu durumlara sıklıkla rastlanılmaktadır. Bu durumda “evi, arsayı birlikte almıştık fakat tapuda devri kardeşimin üzerine yaptık, bu taşınmazın hissenin yarısını nasıl üzerime alabilirim” “taşınmazı, bana sonrasında geri vermesi için eşimin üzerine devretmiştim nasıl iade etmesini sağlarım” “kardeşler arasında tapu iptal ve tescil davası nasıl açılır”) gibi sorular sıkça sorulmaktadır. Hukukta bu duruma inançlı işlem adı verilmekte olup; bugün inançlı işlem kavramını inançlı işlem sebebiyle tapu iptal tespit davasını inceleyeceğiz

İNANÇLI İŞLEM KAVRAMI

“İnançlı işlemler” inanan kişinin, borca teminat teşkil etmek veya idari olunmak üzere malvarlığına dahil bir mal veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki işlemlerden daha güçlü bir hukuki durum yaratmak amacıyla inanılan kişiye kazandıran, sonra da tekrar devretme yükümlülüğünü içeren işlemdir.

Türk hukukunda ‘inançlı işlemler’ doğrudan düzenlenmemiş, öğreti ve yargı kararları ışığında yerini almıştır. İnançlı işlemin temeli güven ilişkisine dayanmaktadır. Uygulama ve öğretiye göre inançlı işlemler borçlar kanununda yer alan “sözleşme serbestisi ilkesinin” bir uzantısıdır.

Bu çerçevede, zaman, mekan elverişsizliği, bilgi, tecrübe eksikliği yahut ailevi nedenlerden dolayı; kişi kendi mallarını bizzat idare etmek yerine, malların idare edilmesi ve bilahare iade etmek üzere inandığı kimseye mallarını devrettiği takdirde, idare maksadıyla inançlı işlemden söz edilir. Söz konusu işlem, inanan kişinin malvarlığında bulunan bir malın inanılana devri suretiyle devren iktisap şeklinde yapılabileceği gibi; aslında inanan kişiye ait olması gereken bir hakkın, ilk kez inanç sözleşmesine istinaden inanılan kişi için oluşturulması şeklinde tesisen iktisap şeklinde yapılması da mümkündür.

İnançlı işlemden söz edebilmek için, inananın, inanılanı kendi menfaatine ve hesabına hareket etmesi için görevlendirdiği ve yetkilendirdiği, bu bağlamda inanılana bir hakkı devrettiği ve inanılanın da belirli koşullar altında kendisine devredilen hakkı inanana veya onun belirleyeceği bir kişiye devretmesi konusunda tarafların anlaşması gereklidir.

05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile, inanç sözleşmesi, inanılana bir hakkın kullanılmasında davranışlarının, inananın tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yüklediği; diğer bir anlatımla; inanan inanılan namına yapılacak bir işlemden sonra, taşınmazın mülkiyetini ona (inanana) geçirme yükümlülüğü altına girdiği; bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebileceği sonucuna varılmıştır.

Yargıtay HGK’nun, 14.11.2007 tarih ve E. 2007/756, K. 2007/848 sayılı kararı ile de,

Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme ( iade ) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya iade olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.… Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir ( Borçlar Kanunu mad. 81 )” (Aynı yönde bk. Yargıtay HGK’nun 28.12.2005 tarih ve E. 2005/14-677, K. 2005/774 sayılı kararı; Yargıtay HGK’nun 20.06.2005 tarih ve E. 2005/14-395, K. 2005/421 sayılı kararı; HGK, 05.11.2003 tarih ve E. 2003/1-647, K. 2003/638 sayılı kararı; 14. HD.’nin 10.04.2008 tarih ve E. 2008/3953, K. 2008/4904 sayılı kararı; 14. HD.’nin 17.11.2003 tarih ve E. 2003/5267, K. 2003/8127 sayılı kararı).

Görüldüğü üzere, inançlı işlemden söz edebilmek için, inananın, inanılanı kendi menfaatine ve hesabına hareket etmesi için görevlendirdiği ve yetkilendirdiği, bu bağlamda inanılana bir hakkı devrettiği ve inanılanın da belirli koşullar altında kendisine devredilen hakkı inanana veya onun belirleyeceği bir kişiye devretmesi konusunda tarafların anlaşması gereklidir.

İnanç sözleşmesi bir borçlandırıcı işlem olup; inanan kişinin talebi halinde inançlı işlemin konusunu oluşturan malvarlığı unsurunun inanana devredilmesi (iade edilmesi) gerekir.

İnançlı işlemin var olabilmesi için iki temel unsurun bulunması gerekmektedir. Bu unsurlar; inanç anlaşması ve devir işlemidir.

İNANÇLI İŞLEMİN UNSURLARI

İnanç Sözleşmesi

Yukarıda açıklandığı üzere, Yargıtay’a göre inançlı işlem, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana iade şartlarını içeren borçlandırıcı bir işlemdir. İnanç sözleşmesi ise hakkın devrinin hukuki sebebini oluşturan sözleşmedir. Diğer bir deyişle, temel borç ilişkisinin kaynağını oluşturmaktadır. Taraflar karşılıklı haklarını ve borçlarını, özellikle inanılana devredilen hakkın kullanılma amacını ve sınırlarını, hakkın inanana ne zaman ve hangi koşulların gerçekleşmesi halinde devredileceğini kararlaştırırlar. Kardeşler arasında tapu iptal ve tescil davası, inançlı işleme konu bir işlem sebebiyle açılabilir. Bu durumda, inançlı işlemin şartlarının varlığı iyi bir şekilde incelenmesi gerekmektedir.

Devir İşlemi

İnançlı işlemin diğer bir esaslı unsuru da tasarruf işlemi niteliğinde olan devir işlemidir. İnançlı işlemin bir unsuru olan tasarruf işlemi, inançlı devir olarak da adlandırılmaktadır. Bu işlem inanç anlaşması uyarınca taraflardan birine ait bir hakkın diğerine geçmesini sağlayan bir devir işlemidir. Devir işlemiyle inanılanın mal varlığında bir artış gözlenirken, inananın mal varlığının aktifinde bir azalma olur.

İNANÇLI İŞLEMİN HÜKÜM VE SONUÇLARI

İnançlı işlem sonucunda inanılan inanç sözleşmesine konu olan malın mülkiyetini devren kazanır. İnanılan, inançlı işlemin konusu mal üzerinde malik sıfatını haiz olur. Devir işleminden sonra inanılan, mülkiyet hakkının kendisine tanıdığı yetkilerin hepsinin kullanabilir. İnanç sözleşmesi ile malın kullanımı veya tasarrufu hakkında yeni malik için kısıtlayıcı hükümler getirilebilir.

İnançlı işlem, inananın mülkiyetindeki bir unsurun devrine ilişkin olabileceği gibi, inananın mülkiyetinde olan/olması gereken bir malvarlığı unsurunun kullanılması suretiyle örneğin bir gayrimenkulün alınması, ancak tapuda inanılan adına tescili şeklinde de gerçekleşebilir.

İnanç anlaşmasının konusu bir taşınmazsa ve inanılan sözleşmede belirtilen şartlarda taşınmazın mülkiyetini geri inanana devretmezse, inanan inanılana karşı dava açabilir. Söz konusu dava bir ayni dava değil bilakis bir şahsi hak davasıdır. Zira borcun kaynağı inanç sözleşmesidir. O halde söz konusu dava bir tescile zorlama davası olması gerektiği öğretide kabul edilmiştir. Nitekim TMK m. 716 uyarınca mülkiyetin kazanılmasına esas olacak bir hukukî sebebe dayanarak malikten mülkiyetin kendi adına tescilini istemek hususunda kişisel hakka sahip olan kimse, malikin kaçınması hâlinde hâkimden, mülkiyetin hükmen geçirilmesini isteyebilir. Bu davaya da tescile zorlama davası denir. Bu durumda, kardeşler arasında tapu iptal ve tescil davasının görüldüğü düşünülürse, davayı açan kardeşin inançlı işlem bulunduğunu ispatlaması halinde; ispat edilen oran kadar tapuda iptal sağlanarak davacı adına kaydedilir.

İNAÇLI İŞLEM NEDENİYLE TAPU İPTALİ DAVALARINDA GÖREVLİ VE YETKİLİ MAHKEME

Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 2. maddesinde malvarlığına ilişkin davalarda görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemesi olduğu düzenlenmiştir. Bunun yanı sıra, Yargıtay kararlarında, inançlı işlem nedeniyle açılacak olan tapu iptali ve tescil davalarında görevli mahkemenin Asliye Hukuk Mahkemesi olduğu düzenlenmiştir.

Yargıtay 8. Hukuk Dairesi, 07.03.2016 tarihli ve 2014/23081 E., 2016/4043 K. sayılı kararında özetle;

“Davacı, kendisine miras payı olduğunu iddia ettiği taşınmazın 3. kişilere farklı görünüm vermek amacıyla önce dava dışı kişilere onlardan da davalı eşine devredildiğini, taşınmaz üzerindeki hakkın kendisine ait olduğunu iddia ederek taşınmazın tapu kaydının iptali ve adına tescil edilmesini karar verilmesini talep etmiş ise de; bu talep ”inançlı işlem sebebiyle tapu iptal ve tescil davası” niteliğindedir. Uyuşmazlığın, genel hükümler çerçevesinde çözümlenmesi gerekmekte olduğundan görevli mahkeme Asliye hukuk mahkemesidir (HMK. m. 2)”

Şeklinde karar verilmiştir. Anılan Yargıtay kararı ve Kanun hükmü uyarınca, açılacak olan davada görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir.

Yetkili mahkeme ise, inançlı işleme dayalı tapu iptal ve tescil davasında ise HMK’nın 12. maddesi uyarınca taşınmazın bulunduğu yer Asliye Hukuk Mahkemesidir.

İNANÇLI İŞLEM NEDENİYLE AÇILACAK DAVADA ZAMANAŞIMI

İnançlı işlemlerde zamanaşımına ilişkin olarak Kanun’da doğrudan bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu sebeple, inançlı işlemlerde zamanaşımı süresi, Borçlar Kanunu’nun 146. Maddesi uyarınca 10 yıldır.

İnanç sözleşmesinde zamanaşımına ilişkin olarak Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 05.05.2014 tarihli ve 2014/5256 E., 2014/5809 K. sayılı kararında özetle;

“İnanç sözleşmesinden doğan davalar için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediğinden 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 146. maddesi (818 Sayılı Borçlar Kanununun 125. maddesi) hükmü gereğince bu tür davalarda zamanaşımı süresi on yıl olarak kabul edilmektedir. Burada zamanaşımı başlangıcı 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanununun 149. maddesi (818 Sayılı Borçlar Kanununun 128. maddesi) uyarınca alacağın istenebilir hale geldiği tarih, başka bir deyişle iddiada bulunanın ferağ umudunu yitirdiği tarihten itibaren işlemeye başlar. Davacı, ferağ umudunu davanın açıldığı tarihte yitmiş sayılacağından dava zamanaşımı süresi dolmamıştır.”

Şeklinde belirtilerek, İnanç sözleşmesinde 10 yıllık genel zamanaşımı olduğunu ve zamanaşımı süresinin ferağ umudunun yitildiği tarihten itibaren işlemeye başladığı düzenlenmiştir. Yargıtay uygulamasına göre, inançlı işlemde 10 yıllık zamanaşımının başlayacağı tarih, inançlı işlem tarihi değil, inançlı işlem konusunu oluşturan unsurun inanan tarafından talep edilmesine rağmen, bu unsurun inanana iade edilmeyeceğinin anlaşıldığı, inananın bu konuda ümit ve inancının kalmadığı tarih olup; Yargıtay bu tarih itibariyle zamanaşımının işlemeye başlayacağını kabul etmektedir.

Örneğin Yargıtay 14. HD.’nin, 17.11.2003 tarih ve E. 2003/5267, K. 2003/8127 sayılı kararında,

“Davacının inanç sözleşmesine dayalı olarak açtığı iade istemine ilişkin bu davada Borçlar Kanununun 125. Maddesindeki 10 yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcının dava konusu taşınmazın davalı tarafından kendisine verileceği ümit ve inancının sona erdiği tarihten itibaren hesaplanması gerekir. Dava konusu bağımsız bölüm 21.9.1989 tarihinde tapuda davalı adına tescil edilmiştir. Davacı yurt dışında yaşadığından yurda geldiği tarihleri pasaportundan tespit etmek mümkündür. 6.9.1989 tarihinde yurt dışına gittikten sonra 1994-2000 yıllarında tekrar yurda giriş yaptığı davacı pasaportundaki kaşelerle sabittir. Davalının tapuyu kendisine artık iade etmeyeceği hususundaki davacı inancı, en son yurda giriş yaptığı 2000 yılında sona erdiğinden zamanaşımı süresinin bu tarihten itibaren hesaplanması gerekir” (Aynı yönde bk. 14. HD.’nin 30.05.1995 tarih ve E. 1995/1206, K. 1995/4450 sayılı kararı; 14. HD.’nin 21.09.2001 tarih ve E. 2001/5633, K. 2001/5812 sayılı kararı).

Keza, Hukuk Genel Kurulu’nun 15.04.2011 tarih ve E. 2011/13-14, K. 2011/189 sayılı kararında aşağıdaki şekilde karar verilmiştir:

“Yargısal kararlarda ise inançlı sözleşme, inanılan tarafın elde ettiği hakkı, taraflarca güdülen amaç sona erdikten veya belirli bir süre geçtikten sonra inanana veya üçüncü kişiye devretme taahhüdünü içeren bir anlaşma olarak tarif edilmiştir (HGK, 13.5.1992 tarih, 1992/14-249 E, 1992/323 K ).

İnanılan hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca tekrar hakkı inanana iade etmeyi yükümlenmektedir. …

Dava dilekçesindeki bu anlatım dikkate alındığında; davacı inanan, şartları gerçekleştiğinde iade edilmek üzere (olayımızda Bakanlar Kurulu Kararnamesi engellemesinin kalkması halinde) araç üzerindeki mülkiyet hakkını davalı oğlu üzerine geçirmiştir. Ancak davalı, inanılan şartlar gerçekleşmesine rağmen hakkı iade etme yükümlülüğünü yerine getirmemiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında taraflar arasındaki uyuşmazlığın niteliği konusunda tartışmalar yapılmış; taraflar arasındaki uyuşmazlık, gerek mahkemece ve gerekse özel dairece “muvazaa” olarak nitelendirilmiş ise de, inanan davacının, araç üzerindeki mülkiyet hakkını Bakanlar Kurulu Kararnamesinin engellemesi nedeniyle, belirli bir süre veya amaçla inanılan davalı oğluna geçirmesi, inanılan davalının da amaç gerçekleşince hakkı tekrar inanana devretmesi gerekirken bu yükümlülüğü yerine getirmediği iddia edilerek dava açılması, dikkate alındığında uyuşmazlığın inançlı sözleşme hukuksal nedenine dayandığı..”

Görüldüğü üzere, genel anlamda Yargıtay kararlarında, ferağ umudunun davanın açıldığı tarihte yitirildiğine karar verilmektedir. Bu bağlamda değerlendirildiğinde, her ne kadar 10 yıllık zamanaşımı süresi belirlenmiş olsa da, ferağ umudunun dava tarihinde yitirildiğinin belirtilmesi halinde süresi içerisinde davanın açıldığının kabul edilmesi kuvvetle muhtemeldir.

İNANÇLI İŞLEM UYARINCA TAŞINMAZLARIN TAPU İPTALİNİN İSTENMESİ VE İSPAT

İnançlı işlem yasada öngörülen bir geçerlilik şekline bağlı olmayıp; HMK’da belirtilen ispata ilişkin hükümler uygulanacaktır.

Bu sebeple, kural olarak inançlı işlemin ispatı için, yazılı delil veya yazılı delil başlangıcı ve vakıalar yanında tanık delili ile inançlı işlemin varlığı kanıtlanabilecektir.

Nitekim, Yargıtay HGK’nun 14.11.2007 tarih ve E. 1-756, K. 2007/848 sayılı kararında,

“Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil talebine ilişkindir. İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Uyuşmazlık, inanç sözleşmelerinin şekle tabi olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. İnanç sözleşmeleri tarafların imzalarını içeren ve en geç sözleşmeye konu işlem tarihinde düzenlenmiş yazılı belge ispat edilebilir. İnançlı işlem iddiası, şekle tabi olmayan yazılı delil ile ispat edilebilir. Dosya kapsamından davaya dayanak belgenin taşınmazın temlikinden sonra düzenlendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu belge ispat vasıtası olarak kabul edilemez. Açıklanan nedenlerle davanın reddi gerekir. “

Keza, Yargıtay HGK’nun 28.12.2005 tarih ve E. 2005/14-677 ve K. 2005/774 sayılı kararında,

“İnanç sözleşmesi, inanç gösterilene bir hakkın kullanılmasında davranışlarını, inanç gösterenin tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. İnanç sözleşmeleri ancak yazılı delil ile kanıtlanabilir. Bu yazılı delil tarafların getirecekleri, onların imzalarını taşıyan ve inanç gösterilen kişi adına taşınmazın tapuda tescil edildiği tarihten önce düzenlenmiş bir belge olmalıdır. Olayda, birlikte satın almaya dayalı yazılı herhangi bir delile dayanılmadığından arsanın birlikte alımının tanık beyanları ile kanıtlanması olanaklı değildir. Buna göre, yarı payın davacı adına tescili yolundaki istemin reddedilmesi gerekir.” (Aynı yönde bk. HGK, 29.06.2005 tarih ve E. 2005/14-395, K. 2005/421 sayılı kararı; HGK, 05.11.2003 tarih ve E. 2003/1-647, K. 2003/638 sayılı kararı).

Nitekim Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 02.06.2021 tarihli ve 2018/3410 E., 2021/3720 K. sayılı kararında özetle;

“İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri ve onların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır

İş bu davada, dava konusu taşınmazın davacıya ait olduğu ve iade koşuluyla davalıya devredildiğine dair taraflar arasında imzalanmış yazılı bir belge bulunmamaktadır. Açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa da, taraflar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı tarafın elinden çıkmış (inanılan tarafından el ile yazılmış fakat imzalanmamış olan bir senet veya mektup, daktilo veya bilgisayarla yazılmış olmakla birlikte inanılanın parafını taşıyan belge, usulüne uygun onanmamış parmak izli veya mühürlü senetler gibi) “delil başlangıcı” niteliğinde bir belge varsa 6100 sayılı HMK’nın 202.maddesi uyarınca inanç sözleşmesi “tanık” dahil her türlü delille ispat edilebilir.” 

Şeklinde karar verilmiştir. Anılan karar uyarınca, yazılı inanç sözleşmesinin bulunmaması durumunda, delil başlangıcı niteliğinde bir belge getirilmesi halinde tanık dahil diğer her türlü delil ile davanın ispatlanabileceği düzenlenmiştir. İş bu bilgi notunda, taşınmazın ortak alındığına, kullanıldığına, yönetildiğine dair belgelerin delil başlangıcı niteliğinde olup olmadığı ve dolayısıyla açılacak bir davada iddiaların ispatında Mahkeme tarafından kabul edilip edilmeyeceği incelenecektir. Delil başlangıcı niteliğinde belgelerin bulunmasının iddiayı tam anlamıyla ispatlamaya yeterli olmadığını, bu belgelerin tanık ve diğer delillere dayanma olanağını verdiğini göz ardı etmemek gerekmektedir.

Bununla birlikte, yazılı delille ispat kuralının istisnalarının, HMK çerçevesinde inançlı işlemin ispatı için de geçerli olacağı kuşkusuzdur.

“Senetle ispat zorunluluğunun istisnaları” kenar başlıklı HMK 203 uyarınca;

“(1) Aşağıdaki hâllerde tanık dinlenebilir:

  1. Altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler.
  2. İşin niteliğine ve tarafların durumlarına göre, senede bağlanmaması teamül olarak yerleşmiş bulunan hukuki işlemler.
  3. Yangın, deniz kazası, deprem gibi senet alınmasında imkânsızlık veya olağanüstü güçlük bulunan hâllerde yapılan işlemler.
  4. Hukuki işlemlerde irade bozukluğu ile aşırı yararlanma iddiaları.
  5. Hukuki işlemlere ve senetlere karşı üçüncü kişilerin muvazaa iddiaları.
  6. Bir senedin sahibi elinde beklenmeyen bir olay veya zorlayıcı bir nedenle yahut usulüne göre teslim edilen bir memur elinde veya noterlikte herhangi bir şekilde kaybolduğu kanısını kuvvetlendirecek delil veya emarelerin bulunması hâli”.

Şeklinde düzenleme bulunmaktadır. Buna göre, eğer inançlı işlem, yakın akrabalar arasında yapılmış ise, HMK’da yer alan yazılı delille isbat zorunluluğuna ilişkin kurallara tabi olmaksızın bu işlemin varlığının her türlü delil ile ispat edilebileceği kuşkusuzdur. (ÖZKAYA, s 41).

Zira, HMK 203/1 uyarınca; senetle ispat zorunluluğunun istisnalarından biri, altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler, kayınbaba, kaynana ve gelin ve damat arasındaki işlemlerdir.

Söz konusu hükümden tesbit edilebileceği üzere; kardeşler arasında yapılmış olan hukuki işlemlerde senetle ispat mecburiyetinin bir istisnası söz konusudur. Dolayısıyla, kardeşler arasında yapılmış bir hukuki işlemin, yazılı belge bulunmadığından isbatlanamadığı şeklinde bir sonuca varılamayacaktır.

Nitekim, HGK, 17.05.2000 tarih ve E. 2000/2-8888, K. 2000/885 sayılı kararında; inançlı vekalet sözleşmesinde, satıcılar, dolaylı temsilin varlığını ister bilsin ister bilmesin, vekil kendi adına yazdırdığı taşınmazı vekil edene (inanana) devretmek yükümlülüğü altındadır.” şeklinde bu husus ifade edilmiştir.

Eşler ve yakın akrabalar arasında inançlı vekalet de dahil işlemlerin ispatının her türlü delille ispatlanacağı Yargıtay 14.HD.’nin 14.03.1989 tarih ve 1989/1474, K. 1989/2661 sayılı kararında aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir:

“Taraflar arasındaki uyuşmazlık, inanç anlaşmasından kaynaklanmaktadır. Bu tür davalar her türlü delille ispatlanabilir. İşbu davanın değerinin yüksekliği bakımından iddianın yazılı delille ispatı düşünebilirse de, buna gerek yoktur. Zira davacılar ve davalı kardeştirler. HUMK’un 293/1. Maddesi uyarınca olayın ispatı bakımından tanık dinlenmesi mümkündür” (aynı yönde bk. 14.HD.’nin 27.05.1985 tarih ve E. 1985/7616, K. 1985/3815; HGK, 06.04.2005 tarih ve E. 2005/6-223, K. 2005/238; HGK’nun, 19.03.2005 tarih ve E. 2003/13-174 , K. 2005/181 sayılı kararı; HGK’nun, 09.10.1985 tarih ve E. 1984/13-255, K. 1985/797 sayılı kararı; HGK’nun, 23.01.1985 tarih ve E. 1983/3-25, K. 1985/34 sayılı kararı).

Keza, Yargıtay 3. HD.’nin 05.12.2014 tarih ve E. 2014/11425, K.2014/15930 sayılı kararında;

“Davacılar vekili dilekçesinde; tarafların kardeş olduklarını, davacıların çay ocağı işletip, tüm resmi işlemlerin davacı N.. adına yürütüldüğünü, davalının da sonradan bu işletmeye dahil olup çalışmaya başladığını, ortaklık gelirleri ile alınan arsanın, tapu işlemleri sırasında fotoğrafın gerekli olup, o esnada sadece davalının üzerinde fotoğrafının bulunması ve kardeşler arası güven ilişkisinin bulunması nedeni ile, tapu kaydının davalı üzerine yapıldığını; adi ortaklığın, 2008 yılında sona erdirildiğini beyan ederek; davalı adına olan tapu kaydının iptali ile, taraflar adına tapuya kayıt ve tesciline; bu talebin kabul görmemesi durumunda, şimdilik bedeli olan 50.000 TL’nin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı savunmasında; dava konusu taşınmazı kendi emeği ile satın aldığını, davacıların bu alıma bir katkısının bulunmadığını, davacıların tapu kayıtlarının aksini aynı kuvvette yazılı delil ile ispat etmeleri gerektiğini ve davada tanık dinletilmesine muvaffakatlarının olmadığını beyan ederek; davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece; davada, inançlı işlem konusu tapulu taşınmaz olduğu, tapunun davalıya devir tarihinden önce ya da sonra inançlı işlem ile devir edildiğinin yazılı sözleşme ile ispat edilmesi gerektiği, davacı tarafın da yemin hakkını kullanmadığı gerekçesi ile; davanın reddine karar verilmiştir.

Adi ortaklık ile ilgili olarak, bu özel hükümler karşısında; davacı tarafın, davasını ispat edebilmesi için, tapu kaydına karşı aynı kuvvette yazılı bir delil aranmasına gerek yoktur. Taraflar kardeş oldukları için, somut olayda tanık da dinlenebilecektir.

Öyle ise, mahkemece; bu ilke ve esaslar gözetilip, davada “tanık” delilinin geçerli olduğu kabul edilip, davacı tarafın iddiasını ispat yönünden tanık dinletebilme imkanı tanınarak, varsa davacı tanıklarının dinlenmesinden sonra; adi ortaklığın tasfiyesine ilişkin kanun hükümleri gereğince tasfiyeye karar verilmesi gerekirken, hukuki nitelendirmede yanlışa düşülerek, yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir.”

denilmek suretiyle, inançlı işlem çerçevesinde, görünüşte bir kişi ortak olmakla birlikte, gerçekte birden fazla ortağın olabileceği, ortaklık sıfatının inançlı işleme dayanabileceği kabul edilmiştir.

İNANÇ SÖZLEŞMESİNİN İSPATINA VE DELİL BAŞLANGICINA İLİŞKİN YARGITAY KARARLARI

Bu kısımda, inanç sözleşmesinin ispatının hangi delillere dayanılarak yapılacağı, Yargıtay’ın kabul ettiği delil başlangıcı mahiyetindeki belgeler ve bu hususlara ilişkin Yargıtay kararları aktarılacaktır.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 15.09.2020 tarihli ve 2016/18459 E., 2020/4093 K. sayılı kararında özetle;

“Anılan İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur. Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların yazılı delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, yazılı delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.”

Şeklinde karar verilmiştir. Anılan Yargıtay kararı uyarınca, mektup, banka dekontu, yazışmalar ve tarafların objektif bağını içerir diğer belgeler delil başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Bu belgeler tek başına davayı ispat etme niteliğine haiz olmayıp; tanık anlatımları ile inanç sözleşmesinin varlığı ispatlanmalıdır. Nitekim, her ne kadar bir taşınmaz her iki tarafın katkısı ile alınmış olsa da, bu taşınmazın sonrasında devredileceğine anlaşmanın olduğu yani bir inancın olduğu hususu ayrıca ispatlanmalıdır.

Nitekim Yargıtay 14. Hukuk Dairesi, 04.03.2021 tarihli ve 2020/4427 E., 2021/1512 K. sayılı kararında özetle;

“Davalı adına 3. kişiden satın alınan dava konusu 2 nolu bağımsız bölümün satış bedelinin davacı tarafça gönderildiği uyuşmazlık konusu değildir. Dava inanç ilişkisine dayandığından uyuşmazlık yanlar arasında inanç ilişkisi bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Dosya kapsamında davacı ile davalı arasında yapılan ve daha sonra taşınmazın davacıya iade edileceğine ilişkin bir inanç sözleşmesinin varlığı ispatlanamamıştır.

Bu durumda Mahkemece, yanlar arasında inanç ilişkisinin ispatlanamaması nedeniyle inanç sözleşmesine dayalı olarak açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde kabulü yönünde karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir.

Şeklinde karar verilerek, inanç sözleşmesinin varlığının da ispat edilmesi gerektiğine hükmedilmiştir.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 24.06.2020 tarihli ve 2018/6285 E., 2020/5110 K. sayılı kararında özetle;

“anılan banka havale dekontlarında yapılan havalenin araç alımı nedeniyle gönderildiğine dair bir kayıt olmadığından bu banka havale dekontlarının yazılı delil başlangıcı olarak kabulüne olanak olmadığı belirtilerek, inançlı işlemin yazılı delil ya da yazılı delil başlangıcı ile kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Her ne kadar mahkemece, davacı tarafça dayanılan banka havale dekontlarından, yapılan havalenin araç alımı nedeniyle gönderildiğine dair bir kayıt olmadığından bu banka havale dekontlarının yazılı delil başlangıcı olarak kabulüne olanak olmadığı belirtilerek davanın reddine karar verilmiş olsa da, davacı tarafın sunduğu banka dokümanlarından …” yazısının hemen altında 10.11.2005 tarihinde “…….” açıklamalı bir kısım havaleler yapıldığı ve yine dava konusu aracın alımına dair… Otomotiv San. ve Tic. A.Ş tarafından 014000 Sıra Nolu, 16.076,32 TL bedelli, 11.11.2005 tarihli faturanın düzenlendiği görülmüştür. Davacı tarafından yapılan 10.11.2005 tarihli havale işlemi ile dava konusu aracın alındığı bayinin kestiği 11.11.2005 tarihli fatura tarihleri göz önüne alındığında; mahkemece, Tofaş-Fiat yetkili bayii olan… Otomotiv San. ve Tic. A.Ş’ye dava konusu araca ilişkin ödemelerin kimin tarafından, hangi hesaptan ve hangi tarihte yapıldığı sorularak, davacıya ait İngilizce banka döküman metinlerinin de usulüne uygun olarak tercüme ettirilip, gerekirse bilirkişi raporu alınarak banka kayıtları incelenmek suretiyle… Otomotiv San. ve Tic. A.Ş adına ödeme yapılıp yapılmadığı araştırılıp, bu araştırmanın sonucuna göre dosya kapsamındaki tüm deliller birlikte değerlendirilerek karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.”

Şeklinde karar verilmiştir. Yargıtay kararlarında banka dekontunun delil başlangıcı olarak kabul edilmesi için, hukuki ilişkiye dair bir açıklamanın bulunması gerektiği belirtilmektedir. Yine de, böyle bir açıklama bulunmasa dahi, diğer somut delillerle bu banka dekontunun mahiyetinin ortaya konulması halinde de delil başlangıcı olarak kabul edilebilecek ve iddianın ispatlanmasında kullanılabilecektir. Bu bağlamda, hukuki ilişkiyi gösterir her türlü banka dekontunun diğer sair delillerle birlikte açıklanması gerekmektedir.

Bu hususa ilişkin ayrıca Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 26.12.2013 tarihli ve 2013/13746 E., 2013/18583 K. sayılı kararında özetle;

“Gerçektende, taraflar arasındaki ilişki ve çekişmenin çözüme kavuşturulması bakımından yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile ispatı gerekmekte ve fakat böylesine bir belgenin bulunmadığı anlaşılmakta ise de; davalının bankadaki hesabına yatırılan paralara ilişkin dekontların bu ilişki ile bağlantılı olduğunun saptanması halinde delil başlangıcı teşkil edeceği ve çekişmenin giderilmesinde gözardı edilemeyeceği tartışmasızdır.

Ne varki, yukarıda sözü edilen banka dekontlarında “… ödemesi” şeklinde ibarler bulunmasına rağmen, mahkemece ödemelerin dava dışı … tarafından gönderilmediği ve dekontlarda taraflar arasındaki inanç sözleşmesine ilişkin herhangi bir ibarenin bulunmadığı gerekçesiyle dekontların delil başlangıcı niteliğinde olmadığı kabul edilerek neticeye gidilmiştir.

Hal böyle olunca, banka dekontlarının delil başlangıcı niteliğinde olduğu gözetilerek bu yönde gerekli araştırmanın ve değerlendirmenin yapılması, tanıkların bu konuda dinlenmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle ve yanılgılı değerlendirme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.”

Şeklinde hükmü havidir. Bilgi notuna konu taşınmaza ilişkin incelemeler, yukarıda alıntılanan Yargıtay kararlarında belirtilen hususlar kapsamında yapılacaktır.

Leave a comment

Your email address will not be published. Required fields are marked *

go top